müzeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2014 Cumartesi

FLORIDA KEY WEST II



Ertesi sabah vakitlice kalkıp otelin havuzbasında cok detaylı değil ama yeterli bir kahvaltı edip,
gün yüzüyle bu şirin kasabayı keşfe çıktık.


Estetik olarak göze güzel gelmeyen neredeyse hic bir binanın olmadıgı sahil kasabası
meşhur limonlu pie ile ünlüymüş.Klasik Amerikan pazarlama taktikleri kullanılarak
neredeyse herseyin üstüne bir limonlu pie konarak satıldıgı dükkandan bir pie ve kahve
alarak, sokaklarda dolanmaya devam ettik.

Cadılar bayramına da oldukca az zaman kaldıgından pek cok ev ve dukkan bu temayla
itina ile süslenmişti. Ernest Hemingway'in evinin de bulunduğu Key West'de, Hemigway'in
ne kadar kedi sever biri olduğunu da müze haline getirilen evde yaşayan kedilerden ve evin
bahçesindeki anıt kedi mezarlığından öğrenmiş olduk.

Fort Zachary State Park


Sıra güneybatı sahil kısmında oldukca methedilen Fort Zachary State Parktaydı, hava oldukça
sıcak olmasına rağmen deniz o kadar çekici değildi, plajda 30-40 dakika zaman gecirdikten
sonra pahalı ama oldukça rahatsız arabamızla  Miami'ye doğru dönüşe gectik.



Yol üstünde durdugumuz okyanus manzaralı Wahoos Bar and Grill'de hem nefis yemek yeme
hem de ilk defa bir köpekbalığını bu kadar yakından görme şansımız oldu.


9 Ağustos 2012 Perşembe

DAY 2 BOGOTA


Beklediğimiz olmuştu, jet lag'in etkisiyle sabah 6:00'da cin gibi uyandık, ben uyurken bu özel gün için çoktan siparişler verilmiş, bir demet gülle birlikte kahvaltımız gelmişti. ( hatta güllerden iki tanesi boydan boya Kolombiya'yı benimle gezip evimize kadar ulaştı) 



Önümüzde uzun bir yapılacaklar listesi ve saat 19:00 gibi yakalamamız gereken bir
Santa Marta uçağı vardı, pazar sabahı bu kadar erken uyanınca müzeler açılana 
kadar Bogota sokaklarında da uzun uzun dolaşabildik.


Bolivar Meydanı

Bogota'da ilk dikkatimizi çeken güleryüzlü taksicilerdi, seyahatimiz boyunca
hemen hemen hepsiyle çok güzel anlaştık, ikinci dikkat edici özellik aşağı yukarı
her sokak başındaki meyve ve meyve suyu satıcılarıydı, ilk bir iki saat nazlansak da
bu çekici ananaslara daha fazla dayanamadık.


Saat 10:00'da açılan Botero müzesine ilk giren bizdik, Cordoba'daki müzeleri
anımsatan geniş avlulu bol yeşillikli mekanda ressamın tablolarının yanı sıra
heykelleri de sergileniyor, muzip bir ressam olan Botero'nun her resminde öyle
ufak detaylar var ki tüm müzeyi tebessüm ederek geziyorsunuz, sabahki güller
gibi bizimle tüm Kolombiya'yı gezecek bir Botero kopyası resim alıp  kısa  bir
kahve molası verdikten sonra yolumuza devam ettik.


Botero Müzesi
Botero müzesi sonrası meşhur şehir kütüphanesinde bizim tarihlere uygun 
konser var mı, diye kontrol edip Altın müzesine geçtik, daha sonra gittiğimiz 
tüm şehirlerde de bir altın müzesi olduğunu henüz bilmiyorduk, tıpkı pazar günü
caddelerin kapanıp büyük bir halk pazarının kurulduğunu bilmediğimiz gibi.


Altın Müzesi

Altın müzesinin tam karşısında el yapımı hediyelikler bulabileceğiniz bir pasaj var
burada da hatırı sayılır bir vakit geçirdikten sonra yorgunluğun yanı sıra karnımızda
acıkmaya başlamıştı, son iki gün şehrin bu tarafında daha fazla zaman geçiririz ve
Montserrat manastırına çıkarız diye düşünüp otelimize oldukça yakın olan 'El Corral'a
oturduk.


Şehrin sırtını dayadığı tepe Monserrate





El Corral'ın nefis burgerleri

Kolombiya'da ilk günümüz hem yoğun hem de çok keyifli geçmişti, Bogota'da hava yaklaşık 20-22 dereceyken bir sonraki durağımız olan Santa Marta'da beklenen hava sıcaklığı yaklaşık 35 dereceydi, yağmura tutulmayalım biz sıcak havayı severiz diyerek uçağa bindik, Santa Marta'ya indiğimizde nefes alamayacak kadar sıcak bir hava ama daha kötüsü boğucu bir nem vardı.




DAY 2 BOGOTA


Beklediğimiz olmuştu, jet lag'in etkisiyle sabah 6:00'da cin gibi uyandık, ben uyurken bu özel gün için çoktan siparişler verilmiş, bir demet gülle birlikte kahvaltımız gelmişti. ( hatta güllerden iki tanesi boydan boya Kolombiya'yı benimle gezip evimize kadar ulaştı) 



Önümüzde uzun bir yapılacaklar listesi ve saat 19:00 gibi yakalamamız gereken bir
Santa Marta uçağı vardı, pazar sabahı bu kadar erken uyanınca müzeler açılana 
kadar Bogota sokaklarında da uzun uzun dolaşabildik.


Bolivar Meydanı

Bogota'da ilk dikkatimizi çeken güleryüzlü taksicilerdi, seyahatimiz boyunca
hemen hemen hepsiyle çok güzel anlaştık, ikinci dikkat edici özellik aşağı yukarı
her sokak başındaki meyve ve meyve suyu satıcılarıydı, ilk bir iki saat nazlansak da
bu çekici ananaslara daha fazla dayanamadık.


Saat 10:00'da açılan Botero müzesine ilk giren bizdik, Cordoba'daki müzeleri
anımsatan geniş avlulu bol yeşillikli mekanda ressamın tablolarının yanı sıra
heykelleri de sergileniyor, muzip bir ressam olan Botero'nun her resminde öyle
ufak detaylar var ki tüm müzeyi tebessüm ederek geziyorsunuz, sabahki güller
gibi bizimle tüm Kolombiya'yı gezecek bir Botero kopyası resim alıp  kısa  bir
kahve molası verdikten sonra yolumuza devam ettik.


Botero Müzesi
Botero müzesi sonrası meşhur şehir kütüphanesinde bizim tarihlere uygun 
konser var mı, diye kontrol edip Altın müzesine geçtik, daha sonra gittiğimiz 
tüm şehirlerde de bir altın müzesi olduğunu henüz bilmiyorduk, tıpkı pazar günü
caddelerin kapanıp büyük bir halk pazarının kurulduğunu bilmediğimiz gibi.


Altın Müzesi

Altın müzesinin tam karşısında el yapımı hediyelikler bulabileceğiniz bir pasaj var
burada da hatırı sayılır bir vakit geçirdikten sonra yorgunluğun yanı sıra karnımızda
acıkmaya başlamıştı, son iki gün şehrin bu tarafında daha fazla zaman geçiririz ve
Montserrat manastırına çıkarız diye düşünüp otelimize oldukça yakın olan 'El Corral'a
oturduk.


Şehrin sırtını dayadığı tepe Monserrate





El Corral'ın nefis burgerleri

Kolombiya'da ilk günümüz hem yoğun hem de çok keyifli geçmişti, Bogota'da hava yaklaşık 20-22 dereceyken bir sonraki durağımız olan Santa Marta'da beklenen hava sıcaklığı yaklaşık 35 dereceydi, yağmura tutulmayalım biz sıcak havayı severiz diyerek uçağa bindik, Santa Marta'ya indiğimizde nefes alamayacak kadar sıcak bir hava ama daha kötüsü boğucu bir nem vardı.




9 Haziran 2011 Perşembe

BERLIN - SOYKIRIM MÜZESİ



Alexander Platz'dan sonra meşhur Brandenburg kapısını selamlayıp soykırım
müzesine geçtik, ikinci dünya savaşı sırasında katledilen milyonlarca kişiyi
temsil eden yüksek mozelelerin arasından ulaştığımız giriş kapısında,
pek çok dilin yanısıra Türkçe bir rehber bulmak da bizi pek şaşırtmadı.



Uzun araştırmalar sonucu katledilen pek çok kişi hakkında toplanılan
bilgilerin sunulduğu müzeye 14 yaşından küçükler giremiyor, ailelerin
özel kayıtlarından getirilen fotoğraflar durumun vahimiyetini gayet açık
şekilde gösterdiğinden, müzeye giriş yaşı konusunda hassasiyet gösterilmesi de
çok doğal.



Toplama kamplarında hayatlarını kaybedenlerin yakınlarına yazdıkları
(son) mektuplar, her ülkenin(Yunanistan'dan bile getirilenler varmış
ben maalesef bilmiyordum)kaybettiği kişi sayısının yazdığı duvarlar
ve yine kaybedilen her kişinin adının ve soyadının okunduğu bölüm,
içimiz burkularak gezdiğimiz kısımlardı, tüm kayıpların isimlerinin
okunmasının da 6 yıl sürecek olması yine çok acı ama bir o kadar da gerçekti.



Müzeden buruk ayrılmamız doğaldı çok az kaynakta bu kabus gibi
dönem bu kadar yalın ve direk anlatılıyordu ve bence bir başka
acı gerçek de yaşanılanlardan hiç kimsenin ders almamış olması ve
bu zavallı dünyanın kimbilir daha ne vahşetler görecek olmasıydı.

BERLIN - SOYKIRIM MÜZESİ



Alexander Platz'dan sonra meşhur Brandenburg kapısını selamlayıp soykırım
müzesine geçtik, ikinci dünya savaşı sırasında katledilen milyonlarca kişiyi
temsil eden yüksek mozelelerin arasından ulaştığımız giriş kapısında,
pek çok dilin yanısıra Türkçe bir rehber bulmak da bizi pek şaşırtmadı.



Uzun araştırmalar sonucu katledilen pek çok kişi hakkında toplanılan
bilgilerin sunulduğu müzeye 14 yaşından küçükler giremiyor, ailelerin
özel kayıtlarından getirilen fotoğraflar durumun vahimiyetini gayet açık
şekilde gösterdiğinden, müzeye giriş yaşı konusunda hassasiyet gösterilmesi de
çok doğal.



Toplama kamplarında hayatlarını kaybedenlerin yakınlarına yazdıkları
(son) mektuplar, her ülkenin(Yunanistan'dan bile getirilenler varmış
ben maalesef bilmiyordum)kaybettiği kişi sayısının yazdığı duvarlar
ve yine kaybedilen her kişinin adının ve soyadının okunduğu bölüm,
içimiz burkularak gezdiğimiz kısımlardı, tüm kayıpların isimlerinin
okunmasının da 6 yıl sürecek olması yine çok acı ama bir o kadar da gerçekti.



Müzeden buruk ayrılmamız doğaldı çok az kaynakta bu kabus gibi
dönem bu kadar yalın ve direk anlatılıyordu ve bence bir başka
acı gerçek de yaşanılanlardan hiç kimsenin ders almamış olması ve
bu zavallı dünyanın kimbilir daha ne vahşetler görecek olmasıydı.

1 Haziran 2011 Çarşamba

BERLİN - PERGAMON MUSEUM



Titanic Comfort'ta yer ayırdığım da yeni açılmış bu rahat otelin
bir Türk'e ait olduğunu bilmiyordum, eğer Berlin'de merkezi, hesaplı
ve temiz bir şehir oteli arıyorsanız iyi bir alternatif olabilir,
sizi uyarmam gereken tek konu odalarda telefon ve minibar yok,
önceden bilmek de fayda var.

İlk akşam havaalanı - otel arası yaklaşık 35 Euro karşılığı
taxi ile otele gelirken tüm genel bilgileri de (şoför tabiki Türk'tü)
almıştık. Sabah da ilk iş olarak otelimize oldukça yakın
Leipzig Str No 50'deki Motel One 'dan günlüğü 12€'ya bisikletlerimizi
kiraladık.

Berlin'de en ucuz olmasa da en kolay ulaşım aracı kesinlikle
bisiklet üstelik oldukça düz ayak bir şehir olduğundan çok fazla
efor sarfetmenize de gerek yok.

mozzarellalı bagel eşliğinde kahve

Kahvaltı için istikamet Ampelmann restoran olmasına rağmen, dönüp,
dolanıp bir türlü adresi bulamayıp, kendimizi üniversite yakınında
bir başka cafeye attık.



Sırada, vakti zamanında kendi ellerimizle teslim ettiğimiz, şimdi geri
almak için mahkemeler açtığımız, paha biçilemiyecek değerde tarihi
Bergama şehrinin kalıntılarının bulunduğu Pergamum Müzesi vardı.





İtinayla bu antik şehrin her ufak parçası korunmuş ve çok büyük
bir salona yerleştirilmiş, her sene yüzbinlerce insanın gezdiği
bu müzede tek teslim edilen şehir Pergamum değil maalesef Suriye'den
de Babil kalesinin surları getirilmiş ve aynı şekilde sergileniyor.





Tüm kazı çalışmalarının ayrıntılarını ve nasıl restore ettiklerini de
detaylı bir şekilde anlattıkları bu müzeye bence kesinlikle gidilmeli.

BERLİN - PERGAMON MUSEUM



Titanic Comfort'ta yer ayırdığım da yeni açılmış bu rahat otelin
bir Türk'e ait olduğunu bilmiyordum, eğer Berlin'de merkezi, hesaplı
ve temiz bir şehir oteli arıyorsanız iyi bir alternatif olabilir,
sizi uyarmam gereken tek konu odalarda telefon ve minibar yok,
önceden bilmek de fayda var.

İlk akşam havaalanı - otel arası yaklaşık 35 Euro karşılığı
taxi ile otele gelirken tüm genel bilgileri de (şoför tabiki Türk'tü)
almıştık. Sabah da ilk iş olarak otelimize oldukça yakın
Leipzig Str No 50'deki Motel One 'dan günlüğü 12€'ya bisikletlerimizi
kiraladık.

Berlin'de en ucuz olmasa da en kolay ulaşım aracı kesinlikle
bisiklet üstelik oldukça düz ayak bir şehir olduğundan çok fazla
efor sarfetmenize de gerek yok.

mozzarellalı bagel eşliğinde kahve

Kahvaltı için istikamet Ampelmann restoran olmasına rağmen, dönüp,
dolanıp bir türlü adresi bulamayıp, kendimizi üniversite yakınında
bir başka cafeye attık.



Sırada, vakti zamanında kendi ellerimizle teslim ettiğimiz, şimdi geri
almak için mahkemeler açtığımız, paha biçilemiyecek değerde tarihi
Bergama şehrinin kalıntılarının bulunduğu Pergamum Müzesi vardı.





İtinayla bu antik şehrin her ufak parçası korunmuş ve çok büyük
bir salona yerleştirilmiş, her sene yüzbinlerce insanın gezdiği
bu müzede tek teslim edilen şehir Pergamum değil maalesef Suriye'den
de Babil kalesinin surları getirilmiş ve aynı şekilde sergileniyor.





Tüm kazı çalışmalarının ayrıntılarını ve nasıl restore ettiklerini de
detaylı bir şekilde anlattıkları bu müzeye bence kesinlikle gidilmeli.